Yorgun bir günün akşamında neye ihtiyacın olduğunu bilirim çünkü. Dingin bir sese ihtiyacın var. Bu yazıyı içinden okusan da, zihnindeki ses sana değil, bana ait. Acelesi olmayan, tane tane kelimeler, nar gibi, her kelimeyi dilinle damağının arasına sıkıştırdığında, ağzında tatlı ekşi güzel bir tat, zihninde… Zihninde kelimelerden kalan çekirdekler. Çekirdekleri biriktirip onlardan yazdığın harflerle oluşur kelimeler, o kelimelerle de cümleler.
Nar gibidir kelimelerim; tane tane. Önce hafif bir gülümserim esen rüzgara karşı. Başımı hafif sola eğerim gülümserken. Belki sol elim taşır başımı, belki de elim çenemde. Kaşlarım hafifçe yukarı kalkar, gözlerim düz bir çizgi olur gülümserken. Çenem de biraz dışa çıkar, hafifçe. Bunları neden mi anlatıyorum; gözünde canlandığında anlarsın, seni nasıl da can kulağıyla dinlediğimi.
Tahta bir rakı masasını tercih edelim bu sefer. İki tahta sandalyesi olan bir masa, kare ve aramızı açmayacak kadar küçük. Rakı bardaklarımız, buzumuz, mezelerimiz sığsa yeter. İki adet rakı sofrası insanı… Aslında bize çok uzak olsa da şu eski lambalı külüstür radyo, rüzgar bize taşır duymamız gereken kadarını. Bayılıyorum bizim papaz Yorgo’ya, nasıl da biliyor şu işi. Sen hızlıca davranıp bilmişçe sakilik yapmaya çalışırken izliyor ve “Önce buz koyulmaz bre pasam, önce su, sonra buz! Bırak bakalım sen o şişeyi Burak’ım yapsın”. Neyse bu yazıda bu kadarlık bir repliği olsun, bir ara da onu alırız masamıza. Gözlerini kapatıp buz gibi rakından bir yudum al bakalım. Boğazından aşağı akarken başlar uyuşukluğu. Mis!
Zevklidir benimle sohbet etmek. Sabaha kadar fazlaca vaktimiz olduğunu hissedersin, acele yok düşünsene! Ertesi güne bir sınav, bir toplantı, bir sunum, bir proje teslimi yok! Sakiniz her şeyden önce zamana ve şehre inat. Metro istasyonlarıyla ulaşmaya çabalayan, durakta otobüs bekleyen, iskelede vapurun yanaşmasını bekleyen yüz insandan ikisi değiliz. Saatlere bakmıyoruz. Telefonlar kapalı, internet, bilgisayar, bip sesleri hiçbir şey, hiçbir şey yok! O kadar güzel bir ses tonuyla ve dinginlikle yanıtlıyorum ki seni, istiyorsun ben susayım da hep o konuşsun. Kurduğum cümlelerin optimizasyonu, seçtiğim kelimeler, her şey çok etkiliyor seni. Zekamı hissediyorsun seçtiğim kelimelerde. Aslında zihninde dönen şeyleri tahmin ediyorum çünkü. Bu adam nasıl da bu kadar çok şey biliyor? Boynumdaki şalı açıp, askılı elbisenin kapatamadığı omzuna sarıyorum. “Bu adam aklımı mı okuyor? Nereden bildi ki tam şuanda aklımdan bunun geçtiğini?” Hadi bırak şimdi nereni okuduğumu da devam et anlatmaya.
Öğütler vermediğim için seversin beni. Öğüt yok, kızmak yok, bunu neden yaptın, neden, nasıl, niçin, hiç böyle sorular yok benim sohbetlerimde. Ne kadar büyük bir halt yemişsen ye, benden yüzünü ekşitecek, kendini kötü hissettirecek hiçbir soru gelmiyor. Ben sadece cümleler kurarım, sonuna gerekirse bir soru işareti atarsın sen. Hadi rakı kuru kuru gitmez. Biraz peynir, bir dilim kavun, ha bir de fava, lakerda, haydariden de tatmalı, sardalya salamura. Hadi canım benim, tanışmamıza…
“Nasıl da hayatı analiz edebiliyor böyle? Nereden buluyor bu kadar şeyi, nereden biliyor? Hiç uyumaz mı, hiç dinlenmez mi, hiç mi gereksiz, boş şeyler düşünmez? Henüz bu kadar başındayken herşeyin nasıl da çözmüş ki bu kadarını? Ben neden böyle şeyleri göremiyorum, neden hiç birisi daha önce aklıma gelmedi ki? Bunları bilmek için Einstein olmaya gerek yok canım, demek ki hiç düşünmemişim…” Evet canım, düşünme zaten, ben senin için hepsini düşündüm, anlatıyorum bak sana.
Konu konuyu açıyor, bir ara filmlerden, yönetmenlerden bahsederken, bir ara en son okuduğumuz kitapları tartışıyoruz. Suskunlar’dan ne kadar etkilenmişiz bak ikimizde. Dinler ve ideolojiye girmeden de oluyormuş diyorsun. Yormayan bir sohbet bu, oh mis…
Rakı azaldıkça aslında tedirgin oluyorsun. Bitince hemen gitmek mi isteyecek, yoksa biraz daha kalır mı? Halbuki ne de güzel konuşuyorduk… Bir daha ne zaman görüşeceğiz kim bilir? Kalmasını istersem yanlış anlar mı? Bilmem…
Ah bak şişenin dibini bulmuşuz. Artık çok daha fazla gülümsüyoruz. Dilimiz daha bir gevşemiş, sanki dişçi uyuşturucu bir iğne yapmış gibi. Benimle birlikte susmanın da ne kadar keyifli olduğunu anlıyorsun, susmuş gülümseyerek bakışırken. Kadehimizin dibinde bir yudumluk rakı kalmış. Kadehimi kaldırıp sana uzatıyorum. Zihnimde kurduğum son cümleyi kulaklarında hissediyorsun.
Hadi canım benim, tanışmamıza…